İÇ SIKINTISI

Etiketler

, , , ,

Odasına hışımla girdi. Küçük sırt çantasına birkaç parça eşya koydu. Kararlıydı, artık bu evde yaşamayacaktı. Beni anlamıyorlar diye söylendi. On  sekizime girdim, kendi ayaklarımın üzerinde durabilirim. Pencereyi açtı, önce çantasını bahçeye attı. Sonra dikkatlice kendi atladı. Karanlık gökyüzüne inat sokak lambalarının aydınlattığı titrek ışıklar altında hızlı adımlarla yürümeye başladı. Şehrin göbeğindeki tepelerde Boğaz’a yakın bir gecekonduda yaşamak zaten yeterince zordu.  Okul ortamı da pek kolay sayılmazdı. Hele kızlar, işte onlar tuhaf yaratıklardı. Okulun ya kavgacı ya  da yakışıklı erkeklerini beğeniyorlardı. Kimse beni anlamıyor, dedi. Hiç kimse.

Sokaklara gire çıka ağaçlıklı bir yola girdi. Sonbaharın son günleriydi. Kuruyup dökülmüş yapraklar yerde kalın sarı bir örtü gibi göründü gözüne. Yapraklar öyle kuruydu ki her adım atışında güçlü çıtırtılar duydu. Durdu, ayaklarıyla yaprakları eşeledi. Masum bir toprak kokusu çıktı. Arkasına baktı. Evden iyice uzaklaşmıştı.

Hadi oğlum Salih, diye mırıldandı. Yola devam, pes etmek yok.

Şehre kendisini bırakmak, yol nereye götürürse oraya gitmek istiyordu. Şimdiye kadar yapmak istediği buydu ama hiç yapamamıştı. Çınarların, çamların arasından yürümeye devam etti. Akşam ormanın içinden gitmek de nereden çıkmıştı sanki? Hep gündüz geçtiği bu kestirme yolu akşamın karanlığında geçmek tuhaf hissettirmişti. Garip sesler, ürkütücü karartılar içinde adımlarını biraz daha hızlandırdı. Hava iyice kararmıştı. Seyrettiği korku filmleri gözünün önünden geçmeye başladı. Ormanın içinde yalnız değildi. Ağaçların tepesindeki kuşlar onu izliyor olmalıydı. Belki bir baykuş belki de bir yarasanın göz hapsindeydi. Sürüngenler peşinden sürünerek geliyor ya da bir köpek ağır adımlarla onu takip ediyordu. Tanımadığı tuhaf sesler duydu. Koşmaya başladı.  Burada yalnız ve savunmasızdı. Bir taraftan üşümeye, diğer taraftan terlemeye başladı. Annesini, kardeşini düşündü. Acaba yokluğunu fark etmişler miydi? Koşmaya devam etti.

Yokuş aşağı inen yolun sonunda Boğaz’ın ışıklarını gördü. Toprak yol bitince anayola bıraktı kendini. Nefes nefese kalmıştı. Sırt çantası gittikçe ağırlaşmış, bedeni terlemişti. O koştukça yüzüne vuran rüzgâr cildini yaktı.

Karşı kıyılar ışıl ışıldı. Denizin üzerindeki gemiler, tekneler gözüne birer fener gibi göründü. Önünden hızla geçen arabalar gürültüyle, farklı homurdanmalarla peş peşe akıp gitti. Farlar hipnoz edercesine gözünü aldı. Fırsatını bulduğunda koşarak yolun karşısına geçti, deniz kenarında bir banka oturdu. Derin derin nefes aldı. Ciğerleri yandı sanki. Serin ve nemli bir gecede tek başınaydı. Bir süre boş gözlerle öylece denize baktı. Aramaya çıkarlar mı beni, diye düşündü. Ya da polise haber verirler miydi? Deniz havasını derince içine çekti. Biraz sakinleşmişti. Etrafına baktı. Bu nasıl bir kalabalıktı. Herkes farklı yönlere yürüyordu. Bedenlerin hareketi başını döndürünce gözlerini yere çevirdi. Bu sefer de önünden geçip giden ayakları gördü. Gelip geçenlerin konuşmaları birbirine karıştı. Her şey hareket halindeydi. İnsanlar, arabalar, tekneler… Kendi istediği de bu değil miydi? Neden kimse onu anlamıyordu? Sonra bir el değdi omuzuna, başını heyecanla çevirdi. Liseden Ayı Yusuf olduğunu görünce rahatladı.

“N’apıyosun Salih akşam akşam tek başına oturmuşsun burada?”

Okulda bela musallat olduğunda güçlü kuvvetli cüssesine güvendiği kişi hep Ayı Yusuf olurdu. Buraya gelmesi ne garip bir tesadüftü? Cüssesine rağmen yufka yürekli bir yanı vardı bu çocuğun.  Sınavlarda kopya çekerken ona  az yardım etmemişti.

“Hiiiç oturuyorum.”

“Sırt çantanla mı arkadaşlık ediyorsun, bu halin ne oğlum evden mi kaçtın sen?”

Nasılsa acelesi yoktu. Bir yere yetişmek zorunda değildi. Kimseye hesap vermesi de gerekmiyordu. Uzun uzun konuşacak vakti vardı.

“Otursana.”

“Oğlum buz tutmuşsun artık, üzerinde mont bile yok, hava serinledi. Hadi gel şurada güzel bir yer var, sahibi yabancı değil, bir şeyler içelim.”

Sırt çantasını aldı, Yusuf’u takip etti.

Kalabalık, küçük bir mekâna geldiler. Burası daha önce gittiği yerlere benzemiyordu. Erkekli kadınlı bir sürü insan küçük masalarda ellerinde içki bardaklarıyla kendi aralarında konuşuyordu.

“Meyhane mi burası?”

“Sayılır.”

“Bana bir bira, sen?”

“Ben içmeyeyim,” .

“Bendensin be oğlum, rahat ol. Yabancı yer değil, benim mekân buralar. Sahibi tanıdık dedim ya.”

Bir bira, bir tane daha derken kısa süre sonra başı dönmeye başladı. Konuştukça, konuşmak, anlattıkça anlatmak istedi. Kendini susturamıyordu sanki. Susmak da istemiyordu ki.

“Âşık mısın oğlum, senin derdin ne?”

Aşk konusunda anlatacak bir şeyi yoktu. Yusuf bu soruyu ne diye sormuştu ki? Elindeki yarı dolu bardağı bir dikişte bitirdi.

“Yavaş ol oğlum, böyle içilmez.”

“Yok abi, anlamıyorlar beni!”

“Kim anlamıyor be oğlum,”

“Bizimkiler anlamıyor. Annem değil de babam daha çok. Benden adam olmazmış, bir baltaya sap olamazmışım, öyle söylüyor. Yük oluyorum demek ona.”

Hafif uykulu bakışlarla Yusuf’a baktı. Gözleri nemlendi. Derin bir iç çekerek anlatmaya devam etti.

“Öyle yağma yok, madem okumayı beceremedin havadan harçlık da yok, dedi babam. Tartıştık. Ben  söyledim, o söyledi uzadı konu, ben de attım kendimi sokağa. Onun ağız kokusunu mu çekeceğim ben ya! Girer bir yere çalışırım. Babamda da bir havalar, aile reisi ya, esip gürledi evde. Ben paramı kazanınca bak tanır mıyım onları. Her şey para oğlum bu hayatta. Ailene bile yüksün yeri geliyor.”

“Hep mi kötüydü aranız babanla?”

“Yok değildi ama bu üniversiteye çok taktı. Benim dersler de fena değildi ya, güvendi bana. Biliyorsun kopyayla be oğlum. Sınavda çuvalladık işte.”

Konuştu, konuştukça iyi hissetti. Artık kendine daha çok güveniyor, tek başına neler yapabileceğini hayal ediyordu.

“Hayat güzel Yusuf, yapacak çok işimiz var. Daha yeni başlıyoruz.”

“Ne yapabiliriz?”

“Birlikte büyük işler yapabiliriz.”

“Büyük işler derken?”

“Büyük işte. Büyük paralar kazanacağımız. Sonra ver elini özgürlük. Dünyayı gezeriz. Oturmak nereye kadar, hep aynı yerde, aynı şehirde…”

“Hayali bile güzel,” dedi Yusuf.

“Güzel tabii,”

Bu kadar içmek iyi bir fikir değildi galiba, diye geçirdi içinden. Bir anda elini midesine götürdü. Yüzünü buruşturdu. Tuvalete gitmek için ayağa kalktı. O an zaman durdu sanki. Sonra bir pencere açıldı önünde, başka bir dünya göründü. Işıltılı, parlak bir odadaydı şimdi. Herkes kahkahalarla gülmeye, etrafında dans etmeye başladı. Yusuf ona bir şeyler söylüyordu ama duymakta zorlandı. Sesler gittikçe uzaklaştı, yüzü gözü başka tarafa kayar gibi oldu. Bir sis bulutu sardı etrafını. Başı uyuşmaya, gözleri kararmaya başladı. Ağzından kelimeler çıksın istiyor ama bir türlü toparlayıp, iki kelimeyi bir araya getiremiyordu. Kalabalık üzerine üzerine geldi, sesler karıştı, etraf döndü. Ayağının altından yer kaydı. Nefesi daraldı. Gözleri ağırlaştı. Bir anda her yer karardı…

Korkunç bir baş ağrısı ve sızı hissetti. Zor da olsa gözlerini açtı. Etrafına bakındı. Odasındaydı. Garip bir hüzün çöktü içine. Doğrulmaya çalıştı. Giysileriyle yatmış olduğunu fark etti. Yerler kusmuk içindeydi, mide bulantısı ve baş ağrısı devam ediyor, tahammül edilmez bir susuzluk hali yaşıyordu.

Yataktan kalkmayı denedi ama kendini iyi hissetmedi. Mutfaktan gelen kızarmış ekmek kokusunu duyunca annesinin hazırladığı sabah kahvaltıları, akşam yemekleri  gözünün önüne geldi, sonra dün geceyi hatırlayınca yorganına sarıldı.  Oysa birkaç saat önce büyüdüğünü düşünmüş, evdekilere rest çekmiş, ortadan kaybolmuş, lanet okuyup evden kaçmıştı. Sabahları güler yüzle onu uyandıran annesi şimdi nasıl davranacaktı? Sarhoşluğun sebep olduğu pislik içinde,  iğrenç bir halde hissetti kendini. Ölsem daha iyiydi diye söylendi.

Odanın kapısı açıldı. Babası somurtarak yüzüne baktı,

“Annen kahvaltı hazırladı, yiyecek halin var mı?”

Başı önde yatakta yavaşça doğruldu.

“Biraz midem kötü ama yerim.”

Babasının yüzüne bakmak istemedi. İçeri girerken çakmak çakmak olan gözlerini görmesi yetmişti.

“Keçi şarap içmiş, dağda kurt aramaya çıkmış, neydi dün gece o halin? Küfelik geldin deyyus… Bi de almışsın sırt çantanı, koymuşsun kendini yollara. Çelebi mi oldun başımıza. Bi büyük laflar ettin, ben aslında bu eve dönmezdim de Yusuf ısrar etti falan.”

O sırada içeri giren annesini fark etti.

“Hiç mi özlemeyecektin beni.”

O an annesinin gözlerine baktı, ezildi, büzüldü, çok sevdiği annesine ne diyeceğini bilemedi. Pis meyhane masasında şikâyet ettiği ailesi odaya peş peşe toplanıyordu. Havasız, alkol kokan oda da belli ki  kardeşi yatamamış, içerideki koltukta  uyumak zorunda kalmıştı. Yerler, üst baş perişan, yüzü, gözü  kaymış halde ailesi karşısında dizilince kendini daha da mahcup hissetti.

“Hoşafın yağı kesilmiş bunda.  Hadi toplan da gel.”

Kardeşinin kapı kenarından alaylı alaylı gülümsediğini gördü. Çokbilmiş ufaklık diye mırıldandı. Babası da otoritesinden taviz vermiyordu.  Dün gece meydan okuyarak  arkadaşına meyhanede sıktığı palavraları hatırlayınca içinde bulunduğu durumu düşündü. Derin bir of çekti. Böyle olmayacak, dedi. Geleceğimi gözden geçirmeli, yeni kararlar almalıyım.

Pencereye çevirdi gözlerini. Gökyüzüne baktı. Sakince hareket eden bulutların arasından yol bulup süzülen güneş Salih’in odasını aydınlattı.

Floriografi: 1800’lerde Çiçeklerin Anlamları – Oggito

İnsan, şehir, doğa, kültür, sanat ve hayatla ilgili bilgi, haber, yorum ve nitelikli zaman sitesi.
— Şurada oku oggito.com/icerikler/floriografi-1800-lerde-ciceklerin-anlamlari/64835

Virginia Woolf’tan Yazmaya Dair Vazgeçilmez Öneriler: “Ne Olursunuz 30 Yaşına Gelmeden Önce Hiçbir Şey Yayımlamayın.”

https://oggito.com/icerikler/virginia-woolf-tan-yazmaya-dair-vazgecilmez-oneriler-ne-olursunuz-30-yasina-gelmeden-once-hicbir-s/61528

Kendinizi çok ciddiye almayın:

Tarihte ilk defa okurlar var –ticaretle, sporla uğraşan, büyükanne ve babalarına hastabakıcılık yapan, tezgahların arkasında kolileme yapan– çok geniş bir insan grubu ve bu okurların hepsi okuyor ve nasıl okumaları, ne okumaları gerektiğini duymak istiyor. Bu okurların öğretmenleri de (eleştirmenler, yayıncılar, öğretim üyeleri) okuma eylemini kolaylaştırmalılar, onlara edebiyatın şiddetli ve heyecanlı olduğunu, kahramanlarla ve düşmanlarla dolu olduğunu, kötü güçlerin sürekli çatıştığını, toprakların üstünün kemik yığınlarıyla kaplı olduğunu, siyah pelerinli, beyaz atlı yalnız fatihlerin onları ileride bekleyen ölümlerine doğru at sürdüklerini söylemeliler. Atış yapıldı ve her yer çınladı: “Romantizm çağı bitti. Realizm çağı bağladı.” Bu tür şeyleri bilirsiniz. Günümüzde yazarlar tüm bunların içinde tek bir doğru söz olmadığını gayet iyi biliyorlar elbette. Savaşlar, cinayetler, yenilgiler, zaferler yok. Yazarların da kabul ettiği gibi en önemli olan şey okurların keyif alması. Herkes giyinip kuşanıyor. Herkes kendi kısmını oynuyor. Biri liderlik ediyor, diğerleri onu takip ediyor. Biri romantik, diğeri realist. Biri gelişmiş, diğerinin zamanı geçmiş. Tüm bunları bir şaka olarak gördüğünüz sürece zararı yok. Ama eğer bunlara inanırsanız, kendinizi ciddi ciddi bir lider ya da destekçi, bir modern ya da muhafazakâr olarak görürseniz işte o zaman yaptığı işin kimse için bir önemi ya da değeri olmayan, kendi halinde, ısırgan ve yaralayan küçük bir hayvan olursunuz. Bunun yerine kendinizi daha alçakgönüllü, daha az dikkat çeken ama bana göre daha ilgi çekici biri olarak düşünün. İçinde geçmişin tüm şairleri yaşayan, içinden dönemin şairlerinin yükseleceği bir şair olarak. Kendinizde Chaucer’in bir dokunuşunu, Shakespeare’nin bir izini, Dryden’ın, Pope’un, Tennyson’ın ve tüm o saygıdeğer şairlerin bir parçasını barındırın. Kanınıza karışmalarına, bazen kaleminizi biraz daha sağa ya da sola oynatmalarına izin verin. Kısacası, siz son derece eski, karmaşık ve devamlı bir karaktersiniz. Bu nedenle lütfen kendinize biraz olsun saygılı davranın, Guy Fawkes gibi giyinmeden önce iki kez düşünün ve sokak köşelerinden ölümü tehdit eden, üç beş kuruş isteyen ürkek yaşlı kadınları çıkarın.

 A Letter to a Young Poet, 1932

Ama edebiyatı ciddiye alın: 

İngiltere’de bir roman her halükârda bir sanat eseri değildir. Savaş ve Barış’ın, Karamazov Kardeşler’in ya da Kayıp Zamanın İzinde gibi eserlerin yanında durabilecek başka bir kitap yok. Bu gerçeği kabul ederken, son bir tahmini de ortadan kaldıramayız. Fransa ve Rusya kurmacayı ciddiye alıyor. Flaubert bir lahanayı tanımlayacak bir ifade bulabilmek için bir ayını harcıyor. Tolstoy Savaş ve Barış’ı yedi kez baştan yazıyor. Onların üstün olmalarının nedeni çektikleri acılar, yargılanmalarının nedeni bu ciddiyet. Eğer İngiliz eleştirmeni daha az yerli olsaydı, onu yaşamı çağırmak için memnun eden şeylerin haklarını korumak için daha az çaba gösterseydi, romancı da daha cesur olabilirdi. Ebedi sehpasında ve tüm insan serüvenini temsil etmesi gereken makul ve tehlikeli formüllerde başıboş kalmayı kesebilirdi. Ama o zamanda öykü yalpalardı, olay örgüsü parçalanırdı ve karakterler harap olabilirdi. Kısacası, roman bir sanat eseri olurdu.

– “The Art of Fiction” yazısından, E.M. Forster’ın Roman Sanatı kitabına bir cevap, 

Edebiyat ve yazmaya dair bu önemli yazının tamamını https://oggito.com/icerikler/virginia-woolf-tan-yazmaya-dair-vazgecilmez-oneriler-ne-olursunuz-30-yasina-gelmeden-once-hicbir-s/61528 sitesinden okuyabilirsiniz.

TİKSİNTİ – Horacio Castellanos Moya

Etiketler

, , , , , ,

foto tiksinti

Horacio Castellanos Moya’nın edebiyat çevrelerince çok beğenilen, ancak ülkesinde hayli eleştirilere maruz kaldığı, hatta ölüm tehdidi aldığı “Tiksinti” kitabı Notos Kitap’tan çıktı. Tek bir paragraf halinde akıp giden romanda Moya, El Salvador’da bir akşam Edgardo Vega ile arasında gerçekleşen sohbeti  okurlarına aktarır.

Vega bir şeyler içmek ve dertleşmek için Moya’yı bir bara davet eder. Burası birçok insanın sevmediği ama Vega’nın en sevdiği yerdir. Zaten Vega neredeyse ülkedeki herkesten ve onların beğendiği her şeyden tiksinir.

“Cahil halkların birincil ve başlıca özelliğidir bu, kendi çöplüklerini dünyanın en iyi yeri kabul ederler,” diye söylenir.

İki arkadaş Marist Keşişler okulundan arkadaştır. Vega o günleri nefretle hatırladığından bahseder. Yirmi yaşında ülkesinden kaçıp Montreal’e yerleşmiş, sanat tarihi profesörü olmuştur. On sekiz yıl sonra annesinin cenazesi için ülkeye geri dönmüş olması bu ülkeye olan nefretini tekrar açığa çıkarır ve bunu Moya’yla paylaşır.

Vega içini döküp, anılarını tazeledikçe ülkenin içkisinden, yemeğine, kültüründen, eğitim sistemine, politikacısından, doktoruna kadar kendi üslubuyla nefretini dile getirmeye başlar.  Böylece okura da ayna olur. Okur onunla birlikte içinde bulunduğu durumu sorgular, kendi yaşadığı benzer sorunlarla yüzleşir.

“Ne edebiyat, ne tarih ne de beşeri bilimlerle alakası olabilecek herhangi bir şey kimsenin ilgisini çekmez… Tarihlerini ne umursayan ne de öğrenmek isteyen bireylerin yaşadığı bir yere, yegâne ilgi alanları askerleri taklit etmek ve şirket yöneticisi olmak isteyen bireylerin yaşadığı bir yere nasıl devlet diyebilirler.”

Vega ülkenin kalabalığından, eğitiminden, siyasetinden, medyadan, pembe dizilerden, ekrana kitlenen insanlardan, eğitimsiz beyinlerden nasıl nefret ettiğini anlatırken, Moya neredeyse tüm sohbeti okura aktarmaya devam eder.

El Salvador’un yaşadığı iç savaş derin izler bırakmış, şiddet ülkede normal bir durum haline gelmiştir. Bu durum halkın da psikolojisini bozmuş, birbirine sevgisini ve saygısını yitirmiş, iyiliği unutmuş, demokrasiye güvenmeyen bir kitle ortaya çıkmıştır.

Roman, “Thomas Bernhard San Salvador’da,” diye bir başlıkla başlar. Vega da neredeyse usta ve öfkeli  yazar Bernhard gibi düşünen, onun gibi huysuz, onun gibi vatanıyla barışamayan bir karakterdir. Vega’nın tavrı ve bakış açısı Bernhard’a atıfta bulunur.

Romanın finaline doğru trajikomik bir durum ortaya çıkar. Annesinden miras kalan evin satışıyla ilgili işlemler için kısa bir süre daha ülkede bulunan Vega, bir gece kardeşi ve arkadaşıyla talihsiz bir olay yaşar. Cebinde taşıdığı Kanada pasaportunu kaybeder. Kendini bir anda öfke nöbetlerinin içinde bulan Vega, gitmek istediği ülkede saplanıp kalma korkusu yaşar. Bu durum kontrolsüz davranmasına sebep olur. Tüm bu yaşananları okurken zaman zaman acıma, zaman zaman da gülünç gelen duygu karmaşasının içinde buluruz kendimizi.

Tiksinti, Süleyman Doğru’nun çevirisiyle oldukça akıcı ve bir solukta okunan, hem düşündüren, hem tebessüm ettirebilen etkileyici bir roman.

HAKİKAT

 

Akşamın karanlığı, tekerlekler dönüyor. Bir süre yol alıyor, sonra trafik duruyor. Ana yol kalabalık ara sokaklar sakin. Tek tük insanlar yürüyor, köpekler sayıca fazla. Ayaklar. Kadınların, erkeklerin, köpeklerin ayakları, bildiklerini düşündükleri tek yöne gidiyor.

Sokaklar karanlık, sessiz. Köpekler aç, kimsesiz, çöpleri karıştırıyor. Bir parça yiyecek için birbirleriyle kapışıyor.

Yağmur çiseliyor, sokak lambasının ışığı yağmur damlalarını parlatıyor. Sokaklar yalnız. Sokaklar tekinsiz.

Evlerin çoğu aydınlık. Perdelerin kimi kapalı, kimi açık. Evler daha mı güvenli? Hakikat bıkmadan, usanmadan soru sorduruyor.

Trafik yavaş da olsa akıyor. Otobüsler bir kenarda peş peşe sorun gibi dizilmiş. Sorunlar dizi dizi yolu kapatmış. Öndeki araca yoldaki adam bir şeyler söylüyor. Şoför iniyor adamı tartaklıyor. Neden?  Hakikate duyulan sonsuz istek merak uyandırıyor ama kimse inip sormuyor.

Hiçbirimiz hakikat için bir şey yapmıyoruz. Bacalardan duman, arabalardan egzoz süzülürken bağrışlar, çığlıklar artıyor. Sonra polis geliyor. Şoför arabasına biniyor. Adam konuşmaya devam ediyor.

Trafik açılıyor.  Yollar ıslak, çamurlu. Tekerlekler suları sağa, sola sıçratarak dönüyor.

Saat gece yarısına yaklaşıyor. Yağmur yağıyor, tekerlekler dönmeye devam ediyor. Beden bir yere doğru giderken, ruh hakikati arıyor. Ruhun arayışına beden biraz olsun yardım etmiyor. O sadece bildiği yoldan gitmeyi tercih ediyor.

YAZMANIN ISTIRABI

Etiketler

, ,

Geçmişin geçmeyişi içinde sürekli karanlık köşelere bırakılanları hatırlayınca yazı da sanki biraz içine kapanır. Yazan dışarı yazıyor gibi görünse de sessizce içine içine döner. Aslında tek derdi kendinden öteye gidebilmektir.

Yazmak,  bir gemi kaptanı misali yolculuğa çıkmak gibi bir şey aslında. Kiminle, hangi limanda nasıl tanışacağından habersiz başka kıtalara, başka hayatlara uzanan, yol boyu edinilen her bir deneyimi görüp biriktirmek, hayâl alemine dalıp bunları hikâyeleştirmek, kelime kelime kağıda aktarmak ve bir tür kaptanın seyir defterini tutmak misali.

Yazmak defteri sağlam tutar da, yazmaya ara verince yapraklar sayfa sayfa dökülür gibi olur. Yazmaktan biraz uzaklaşınca kelimeler oldukları yerde uykuya dalar. Böyle zamanlarda hiçbir şey yazamaz insan.  Hele rehavete kapıldı mı kalemini oynatamaz olur.  Tıkandı mı uçurumun kenarındaymış gibi hisseder düşmekle, düşmemek arasında kan ter içinde ilahi bir mucize bekler.

Yazmanın ıstırabıyla yol bulan kelimeler önce duyguya, sonra kalemin ucuna dokunur. İşte o zaman hiçbir şey  yazmak kadar iyi hissettirmez. #bookstagram #instabooks #bookshelf #books #kitap #edebiyat #edebiyatseverler

ANİMAL TRİSTE-Monica Maron

Etiketler

, ,

47690173_378223822912531_1709440823882310263_n

 

“Yaşlılıktaki iyi yönler hakkında söylenen her şey ya aptalcadır ya da yalan; örneğin yaşlılığın bilgeliği hakkında söylenenler, sanki canlı canlı çürümeden bilge olunamazmış gibi. Yavaş yavaş sağırlaşmak, körleşmek, katılaşmak, bunamak.”

Çocukluğu İkinci Dünya Savaşı’na ve Berlin Duvarı’na şahit olan ve bu durumun yarattığı toplumsal sorunlardan etkilenen adını roman boyunca öğrenemediğimiz yaşlı kadın, hayatı sorgularken iç hesaplaşmalar da yapar. Duvarın yıkılmasıyla kendini yeni bir yaşamın içinde bulmuş ve hayatında derin iz bırakacak bir aşkın içine düşmüştür.

“Savaşlar olmasaydı erkekler de kadınlar gibi yalnızca insan olurlardı, erkeklere atfedilen ölümden korkmama ve şövalye sadakati gibi belirli özelliklerin yalnızca savaş aracılığıyla yüceltilmesi değildir bunun tek nedeni; savaş, erkeklerin kökünü kazıyarak onları çok kıymetli kılmıştır.”

Hafızamız ne kadar zayıflarsa zayıflasın derin izler bırakan hatıralar yer yer silinmeye yüz tutmuş olsa da geçmişi yeni baştan yazdırabilir. Yaşlı kadın geçmiş hayatını sis bulutu içinde hatırlamaya çalışsa da belki de zihninde en çok Franz’la olan hatıraları, onunla yaşadıkları nettir.

“İnsanların yaşamış olmaya bile değmeyen önemsiz olaylardan oluşan dağları belleklerine neden yığdıklarını ve neden onları yüz defa belki de daha fazla eşeleyip durduklarını ve sanki yaşamaya değmiş bir yaşamın kanıtı olmaya uygunlarmış gibi sunduklarını da anlayamıyorum.”

Berlin duvarı öncesi ve sonrası yaşananlarla toplumun tüm bu değişimlerin sonucundaki kimlik arayışı gibi, kadın da hayatındaki değişimlerle uğraşır, sürekli anlam aramaya başlar. İki farklı Almanya ve iki farklı karakter bir arada olmaya çalışır.

“Franz’a duyduğum hislerin dizginlenemez yönünün onların dinozorca hisler oluşundan kaynaklandığını ise çok sonraları fark ettim veya şöyle oldu: İçimde böyle seven yanın dinozorca, biraz kadim, atavist bir şiddet içeren, her türlü uygarlık normunu hor gören bir yan olduğunu kavradım, dile gerek duyan hiçbir yan Franz’a olan aşkım karşısında haklı olamazdı.”

Doğu Berlin’de bir müzede çalışan kadınla, Batı Berlin’de yaşamış olan evli Franz’ın yasak aşkını anlatan yazar, dönemin sorunlarına ve değişimin sonuçlarına perde arkasından değinirken, büyük aşk yaşayan bir kadının içinde bulunduğu durumun nasıl hayatının meselesi haline geldiğini yine  kadın  gözüyle anlatır.

Franz’la karşılaşmamdan sonra bir şiir haftalarca kalbim gibi attı içimde:
“Sanki gökyüzü sessizce öpmüştü yeryüzünü,
şimdi çiçeklerin pırıltısında onu düşlesin diye.
Benim ruhum da iyice açtı kanatlarını,
uçtu geniş topraklar üstünden, evine uçarcasına.”

“İçimde öyle çok gençlik, öyle çok başlangıç vardı ki, ancak şiddetli ve güzel bir son düşünülebilirdi; ben yavaş yavaş ölüp gitmek için yaratılmış değildim, çok iyi biliyordum bunu. Şimdi yüz yaşındayım ve hâla yaşıyorum.”

Romanda, orta yaşa gelene kadar gerçek bir aşk yaşamamış olan kadın gecikmiş bir aşk hikâyesi içinde hayatını yeniden kurgular. Zaman zaman mantığını kaybeder gibi olsa da, aklından delice fikirler geçse de, hayatının her döneminde defalarca hatırlayıp tekrar tekrar zihninde yaşattığı bu aşk hikâyesiyle yaşamayı seçer. Sevgilisi Franz dışında her şey önemsizdir. O artık olmasa bile onun yarattığı mutluluk ya da üzüntüyle yaşamayı tercih eder. Kocası ve çocuğuyla ilgili detayları bile hatırlamaz yaşlı kadın.

Hayatında iz bırakan hatıralar Franz’la ilişkilendikçe netlik kazanır. Ölümle burun buruna geldiğinde fark ettiği şey hayatta aşktan başka hatırlanacak bir şey olmadığıdır. “O akşam gerçekten ölmüş olsaydım, hayatta neyi kaçırmış olacaktım? Hayatta aşktan başka bir şey kaçırılmış olamaz.”

“Şehir elverişsiz olanla ve kestirilmeyenle, benimle ittifak halindeydi,” der hızla değişen hayatın belirsizliğini anlatmak için. Doğadan uzaklaşıp, uygarlaşan modern toplum düzenine uyum sağlamakta zorlanır. Toplumsal değişim süreçleri içinde yaşadığı aşk da sorun olmaya başlar. Sevgilisi evlidir. Farklı bakış açıları içinde birbirlerini anlamaya, tanımaya, buluşup, görüşmeye çalışırken birçok zorluk yaşarlar.

Hayatında  iz bırakan bu aşkın günün birinde bittiğine inanmak istemeyen yaşlı kadın onu hatırlarken bazı yerleri unutmayı tercih eder. Böylece hikâye zihninde hiç bitmeyecek, yaşadığı süre boyunca yeniden şekillenecektir.

“Yılların akışı içinde, unutmak istediğim şeyi bir daha hatırlamamayı öğrendim. İnsanların yaşamış olmaya bile değmeyen önemsiz olaylardan oluşan dağları belleklerine neden yığdıklarını ve neden yüz defa belki de daha fazla eşeleyip durduklarını ve sanki yaşamaya değmiş bir yaşamın kanıtı olmaya uygunlarmış gibi sunduklarını da anlayamıyorum”.

“Ate aşkın açıkça bir inanç meselesi, bir tür dinsel kuruntu olduğunu söyledi, ben de aşkın içimizdeki son tabiat kalıntısı olduğunu ve insanların kurduğu tüm düzenin sadece bunu evcilleştirmek için var olduğunu söyledim. Franz’ı sevdiğimden  beri, dedim Ate’ye, neden yaşadığımı ve neden bir gün ölmek zorunda olduğumu her gün sormam gerekmiyor kendime.”  

Monika Maron’un akıcı ve cesur anlatımıyla yazılmış olan Animal Triste okumaya değer bir roman.

Pencere

cropped-img_5663.jpg

Bugün sokaktaki çınar ağacını kestiler. Gencecik gövdesine bakmadan kesip attılar. Kökü kaldı toprakta. Gökyüzüne yakınken yeryüzüne gömüldü hiç yoktan. Hiç ayırmadım gözümü pencereden. Annem seslendi içeriden. “Yemek hazır getireyim mi?” dedi.  “Aç değilim,” dedim.

Arkadaşlarla okul çıkışları  ne çok top oynardık. Güneş gözümü alır, koşarken her yerimi ter içinde bırakırdı. Azıcık soluklanmak için çınarın gölgesine sığınırdım. Gökyüzüne uzanan dallarına asılır, bacaklarımı bir ileri bir geri sallardım.  O gün vurduğum top gelip bizim evin camını kırdı. O an acı bir lastik sesi yolu siyaha boyadı.

Annem seslendi yeniden. “Doktor gelecek, az yemek girsin midene,” dedi. Hiç cevap vermedim. Pencereden sokağa bakmaya devam ettim. Gelmesini istemedim. Gelen boşuna geldi, geldi de ne değişti?

Karşıdaki boş arazide sıra sıra ağaçlar var. Onlara diktim gözümü. Annem geldi yanıma, elinde mutfak tepsisi, içinde bir kâse çorba. Sehpaya bıraktı, başımı okşadı. Benimle birlikte baktı bir süre pencereden. İlerideki ağaçları saydı sessizce. “On beş,” dedi. “Senin yaşın kadar ağaç var orada.” Sevgiyle baktım ona. Öptü alnımdan. Sandalyemi sehpaya doğru yavaşça döndürdü. Tekerlekler parkede derin izler sürdü.

 

 

STEFAN ZWEIG

Etiketler

, ,

53472945_2081161875296134_4700129066423223883_n

“Mahşerin tüm yorgun atları yaşamımın üzerinden geçti. ”  

Varlıklı ve kültürlü bir ailenin hümanist ve barışsever oğlu olan Stefan Zweig doğduğunda 20. yüzyılın dünyaca ünlü yazarlarından biri olacağını,  hayatında yükseliş ve düşüşü bir arada yaşayacağını elbette bilemezdi.

Çocukluk, gençlik ve belki de hayatının en mutlu günlerini Viyana ‘da geçiren yazar, arkadaşlarıyla siyasi ve sosyal sorunlardan uzak Viyana kafelerinde yazılarını yazar, kitaplar okur, edebiyatla iç içe yaşar.

Felsefe eğitimi alan Zweig İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Yunanca  ve Latince öğrenir. 1901 yılında ilk öyküsü “Karlarda” yayımlanır. Fakülteden mezun olduğunda bol bol gezmeyi, çok şey öğrenmeyi ve  yazmayı hedef edinerek önce Paris’e gider.

“Paris… Evden uzaktaki ev,” der Zweig bu kent için. Güzel anılar biriktirdiği bu şehirde “Düşünen Adam”ın yaratıcısı heykeltraş Rodin’le tanışır. Gerçek dünyadan nasıl uzak kalınabileceğini öğrenir. Andre Gide ve uzun yıllar dost kalacağı Romain Rolland’la tanışır. Londra’ya geçtiğinde romantik ressam William Blake’i keşfeder. İrlandalı şair, deneme ve oyun yazarı  William Yeats’in evine davet edilir.

Zweig elinde valizi, yanında kalemi, defteri ve kitaplarıyla dünyayı dolaşır, öğrenir, okuyup yazmaya devam eder.  Avrupa’dan Hindistan’a, Afrika’dan Amerika’ya geçer. Tüm bunları yaparken roman yazması için uzun yıllar geçmesi gerekecektir. Henüz kendini hazır hissetmez.  Ona göre romancı, “bir evren yaratan, kendi kişileriyle, kendi kanunlarıyla kendine ait bir dünya kuran ve yanına da kendine ait bir gökyüzü koyan kişi” dir.

Avrupa’nın birliğine inanan bir yazı adamı olarak yaşar. Ancak 1913 senesinde Saraybosna’da patlayan silahla tarih yeniden yazılırken, savaşın etkisiyle kutsal kitaptan konusunu seçerek savaşa karşı savaşmak gerektiğine karar verir. “Jeremiah” 1917’de basılır ve çıkar çıkmaz yirmi bin adet  satılır.  Bir tiyatro eseri olarak bu rakam hayli yüksektir. Oyun Zürih’te sahnelenir.

Savaş sonrası Zweig Almanya sınırına yakın Salzburg’da yaşamaya karar verir. Münzevi bir yaşam tarzını seçen yazar, o dönem “Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu”nu kaleme alır.

“… çünkü yeryüzünde hiçbir şey kuytulardaki bir çocuğun fark edilmeyen sevgisiyle karşılaştırılamaz,” diyerek hem platonik bir aşkı anlatıp hem de psikolojik çözümler yapması ilgi görür.

“O kadın, sonuna kadar sana vurgun kaldı,” diye yazacak ve bir kadının üç ayrı zamanda, üç ayrı karakter olarak sevgilisine satırlar boyunca tutku dolu aşkını anlatmayı başaracaktır. Bu kitabıyla yine  ne kadar etkileyici bir yazar olduğunu gösterir Zweig.

1920’lerde dünyaca okunan bir yazar olur. Bu kadar çok okunmasının sebebi, onun  karanlığa ışık tutacak kadar güçlü yazımı, imgelerin sadeliği, tutkulu anlatımını okura aktarabilmesi ve psikolojik tahliller yapabilmesinde gizlidir. Kendisi gibi düşünen bir okur kitlesi oluşur.  Bir okuyucu olarak eline aldığı kitabı son sayfasına kadar yükselen ve nefes kesen bir tempoda okuduğunda tadına varan Zweig, klasiklerin bile gereksiz yanlarının kısaltılmasını savunur. Ancak bu düşüncesi edebiyat çevreleri tarafından pek ilgi görmez.

Salzburg’da geçirdiği yıllar onun için verimli sayılabilecek yıllardır. Nietzsche, Schiller, Bach, Haydn, Mozart , Beethoven,  Goethe’nin el yazmalarını toplar, önemli biyografi çalışmalarına imza atar. Her şey hep güzel gitmez elbette. Değişim alt alttan gelir, dünya gerildikçe gerilir.

1930’lar Avrupa’nın üzerinde kara bulutların da estiği yıllardır. Ülkesinde neler olup bittiğini  anlamak için gittiğinde, evini arayan polisleri görünce bazı şeylerin pek de normal gitmediğini fark eder. Siyasetten uzak bir yazarın evinin aranması onu huzursuz eder ve Londra’ya gider.

Bir Yahudi olarak Avrupa’daki haberlerin hiç de iyi olmaması onu fazlasıyla kaygılandırır, çareyi gene kendi bildiği yolda, yazmakta bulur.  Yahudilerin asırlardır süregelen göçebeliğinin sembolü olarak tanımladığı,  “Yedi Kollu Şamdan Menora” hikayesini yazar. Bu hikayede dostu Freud’dan öğrendikleriyle Yahudilerin psikolojik çözümlemesini yapmaya çalışır.

Ne yazık ki sürgün günleri başlar Zweig için. İngiltere’de de kendini güvende hissetmeyince New York’a gider. Siyasetle ilgili sorulara cevap vermez, Almanya’nın içinde bulunduğu durumla ilgili hiçbir yorumda bulunmaz. Mutsuzdur. Kitaplarını ve topladığı el yazmalarının çoğunu bırakıp, gelmiştir. Olan bitenler onu üzer, belirsiz bekleyiş yıpratır. Uzakta olsa bile kalbi Avrupa’da kalır.

1941’de dünya çığrından çıkar, yaşanmayacak bir hal alır. Hiçbir yere sığamaz Zweig. Nereye gitse, mutsuzluğu, huzursuzluğu da onunla beraber gelir. Brezilya’ya gider. Hasta eşiyle birlikte küçük bir kasabaya yerleşir. Ne kadar apolitik durmaya çalışssa da bir şekilde içine çekilmeye çalışıyor oluşu onu iyice gerer. “Brezilya” kitabı satışa çıkar ama solcu entellektüelleri cezaevine atan Brezilya Cumhurbaşkanı’na yakın olduğunu öne sürenler olunca orada da sıkıntılı dönem başlar.

” İnsan sabahtan akşama kadar bir şey olmasını bekler ve hiçbir şey olmaz. Bekleyip durur insan. Hiçbir şey olmaz. İnsan bekler, bekler, bekler, şakakları zonklayana dek düşünür, düşünür, düşünür hiçbir şey olmaz. İnsan yalnız kalır. Yalnız… Yalnız… ”  Dünyaca ünlü kitabı; Satranç’ı Brezilya’da bitirdi Zweig.

Altmış yaşına geldiğinde “ruhum öylesine yaralı ki, hani neredeyse burnumu pencereden çıkarsam, yüzüme vuran gün ışığı bana acı verecek, ” diyerek anlatır ruh halini. 

Naziler’in dalga dalga Orta Doğu ve Asya’da ilerlemesi onu iyice gerer, etraftan duyduğu Güney Amerika’yı da istila edebilirler söylentileri onu korkutur. Sağlığı gitgide bozulur. Aklı iyice karışır.

“Sonunda yalnızdım ve artık asla yalnız olmayacaktım!” diyerek,

1942 senesinde kendisinden yirmi yedi yaş küçük eşiyle birlikte onu rahata ve mutluluğa kavuşturacağına inandığı hazin bir yol seçer. Sonsuzlukta iz bırakıp, bu dünyadan ayrılmayı tercih eder. Eserleri her yeni gelenj kuşak t devam ederken, arkasında kendine has bir külliyat bırakır.

BİR DE SEN SÖYLE

Etiketler

, , ,

 

Şehrin orta yerinde, apartmanların arasında, dallarını pencereme uzatan bir çınar ağacı var. Caddenin tozunu, toprağını solumak zorunda kaldığımızda bütün kiri, pası üzerine çeker, yağmurun gelip üstünü başını temizlemesini  bekler. Sağındaki solundaki kurumuş ağaç gövdelerine inat tüm olumsuzluklara rağmen uzun yıllar dev bir çınar olmaya and içmiş gibi  ayakta durmaya devam eder.

Yıllar var birlikteyiz. Ben her sabah uyandığımda evimin balkonuna çıkar, pencereme uzattığı yapraklarına dokunarak ona günaydın derim.  Kaç mevsim gördük beraber… Sert rüzgârlar  yapraklarını savururken incecik parmaklarının ucundan sarkan her bir yaprağın nasıl sıkı sıkı tutunmaya çalıştığını bilirim. Yüzünü güneşe dönünce yapraklarını daha da koyulaştırıp, koyu yeşile dönerken tüm ihtişamıyla duruşunu, yaz günlerinin ardından gelen sonbaharda kurumuş yapraklarını döküp sarının her tonuyla halı gibi toprağa serilişini, çıplak kalan koca bedenine rağmen mağrur duruşundan ödün vermediğini, derin bir sessizliğe bürünen beyaz gecelerde sakin sakin yağan kar tanelerinin  bir örtü gibi  dallarını sarıp  sarmaladığında ki heybetini, gövdesi zayıf düşse bile ayakta kalmaya  direnmesini izleyip ona her seferinde yeniden hayran olurum.

O hep yanımda, her yerde  benimle. Masamda, yazdığım defterimin sayfalarında,  kullandığım kalemimin mürekkebinde… Doğaya hasret yüreğime ilaç olan bir yüce ağaç. Büyük kentin, yalnız ağacı. Rüzgârla oynaşmasını, güneşe kollarını açmasını seyrederim.  Gücünü, sabrını, ihtişamını, vakur duruşunu severim. Hatta kıskanırım.  Sonra derim ki kendi kendime; hayat seni üzdü diye mi düşünüyorsun, kolunu kanadını kırdı  mı diyorsun, yüreğini yaktı geçti mi sanıyorsun? O zaman tut çınarın elini, çek kendine ve şöyle de:  Her şeye rağmen dimdik nasıl ayakta duruyorsun, bir de sen söyle…