Bir Ömür Nasıl Yaşanır?- İlber Ortaylı

IMG_4911.JPG

“Çok açık ki Atatürk “olmalı” dediği an “olabilir” seçeneği ortadan kalkıyordu. Gerçekleştirmek istediği ne ise onu olduruyordu. Bu inat herkese lazımdır.”

“Hayat, derbederlik ve tembellik için çok uzun; fakat hırsla, yağma ve haydutluk yapmaya değmeyecek kadar kısadır.”

“İyi insanların özellikleri kuşaktan kuşağa geçiyor. Bunun için her şeyden evvel, bir ilişki içindeki insanların birbirini çok sevmesi lazım. Çok nadir rastlanan bazı ilişkilerde bu müthiş sevginin yanında zekanın varlığı da dikkat çeker.”

“İlla aynı hayat görüşünü paylaştığınız insanlarla dost olacaksınız diye bir kural yoktur. Ben her dostumun hayat görüşünü paylaşmam ama görüşlerinden faydalanırım. Dostlarım Yaşar ve Tilda Kemal’in hayat görüşünü de yüzde yüz kabul ediyor değildim. Böyle insanları bulmak zordur. Bulunca eğitim görmüş olursunuz.”

“Düşün ki Yaşar, Tilda’nın ulaşabildiği bilgiye ulaşamıyordu; Fransızca, Inglizce okuyamıyordu. Ama Tilda okuyup ona metinleri naklettiği zaman bir diyaloğa giriyorlardı.
Böyle şeyler çok önemlidir. Bu dünyada bir sürü kadın böyle zevce bulamaz, bir sürü erkek de böyle eş bulamaz.”

“40’lı yaşlar insana bir olgunluk, sakinlik, derinlik getirir. Birini 40’ından sonra daha iyi sevebilirsiniz, hatta daha iyi bir aşık olursunuz.”

“Cesur olun. Kendinizi rahat hissettiğiniz alanın dışında bir  pencere açın. O pencereyi açıp dışarıda farklı dünyalar görebilirseniz, bir eşiği de atlamış olursunuz.”

“Bunca yıldan, bunca tavsiyeden çıkardığım kanaat şudur: Özel hayatınızla ilgili kimseyi dinleyemeyeceksiniz! Anneniz babanız dahil.”

“Ne yaşadıysanız yüzünüze yansır. İnsanın yüzü kitap gibi okunabilir. İfadeniz bomboşsa da hiçbir şey yaşamadığınız fark edilir. Bundan kurtulmak mümkündür; yaşayın, monotonluktan uzaklaşın, gezin, görün, keşfedin, başkalarıyla ilgilenin, okuyun, sevin. Bunları dolu dolu yapın ki izleri yüzünüze yansısın. Yüzünüz ifadesiz kalmasın.”

“Dilinizi, intibaınızı, tecrübe ve görgünüzü geliştiren; dünyaya bakışınızı değiştiren insanlar önemlidir. Onlarla bir araya gelmeye gayret ediniz.”

“Çocuğunuzu, sadece kendisi olduğu, çocuğunuz olduğu için sevin. Bizdeki büyük yanılgılardan biri, insanlarımızın kendi başaramadıkları şeyleri çocuklarından beklemesidir. Bunu yapmayın, çocuklarınıza kendi yükünüzü yüklemeyin.”

“Dünyanın dibine inmek için sağlam bir filoloji ve textology denen metin okuma ustalığı gerekiyor. Egitimin en iyisi müzikle ,matematik ve filolojiyle bir de sporla olur.Bunu sağlayamadığınız sürece istediğiniz kadar okul açın netice değişmez.
Coğrafya da bu vasfı tamamlar. Bir toplum filoloji bilgisine sahipse bütün zamanları kontrol ediyordur.Matematik ve musikîden anliyorsa , bütün insanlıkla irtibat kurabiliyordur. Dünyalı olmuştur.”

İLBER HOCA’nın OKUMA NOTLARI

“Amin Maalouf bir dönem bizde çok okunuyordu,şimdi okunma hızı nedir bilemiyorum. Yani okurlar aman ihmal etmesinler,vitrinde görmeselerde Maalouf’un romanlarını her yerde sormayı unutmasınlar.”

 

 

Reklamlar

Kurtuluşumuzun Kutlanacağı Nice Yüz Yıllara…

 

 

 “1919 senesi Mayısı’nın 19. günü Samsun’a çıktım. Vaziyet ve manzara-ı umumiye: Osmanlı Devleti’nin dahil bulunduğu grup, Harbi Umumide mağlup olmuş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şeraiti ağır, bir mütarekename imzalanmış. Büyük Harbin uzun seneleri zarfında, millet yorgun ve fakir bir halde. Millet ve memleketi Harbi Umumiye sevk edenler, kendi hayatları endişesine düşerek, memleketten firar etmişler. Saltanat ve hilâfet mevkiini işgal eden Vahdettin, mütereddi, şahsını ve yalnız tahtını temin edebileceğini tahayyül ettiği yeni tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın riyasetindeki kabine; âciz, haysiyetsiz, cebîn, yalnız padişahın iradesine tâbi ve onunla beraber şahıslarını vikaye edebilecek herhangi bir vaziyete razı…”

Böyle anlatır Gazi Mustafa Kemal Nutuk’un ilk sayfasında…

15 Mayıs İzmir Yunanlılar tarafından işgal edilmiştir…16 Mayıs Mustafa Kemal İstanbul’dan Bandırma Vapuru ile yola çıkar… Her yer işgal altında, ülke ateş çemberinin içinde sıkışmış kalmıştır… Padişah ve beraberindekiler her türlü karara tabii durumdadır… Kan gölüne dönmüş topraklarda umut ve umutsuzluk iç içe yaşanır….

Tüm bu olumsuzluklar içinde ruhunda, zihninde, tüm hücrelerinde sonsuz bir inançla taşıdığı Mill Sır’la yola çıkar Mustafa Kemal… 19 Mayıs 1919; İstiklal Savaşı ve Türk Devrimi’nin başlangıç tarihi olacaktır…

“Ben milletin vicdanında ve geleceğinde hissettiğim büyük gelişme kabiliyetini, bir millî sır gibi vicdanımda taşıyarak, yavaş yavaş bütün bir topluma uygulatmak mecburiyetinde idim.” Nutuk 1.bölüm/ Milli Sır

İşte daha çok önceleri bu kararlıkla yolunu çizer büyük Önder ve Nutuk’ta ilk cümlesi;

“1919 senesi Mayısı’nın 19. günü Samsun’a çıktım.” olur…

Bu sözlerle başlaması tesadüf değildir aslında… Ne milli direnişin başlangıcı kabul edilen Çanakkale Zaferi, ne 30 Ağustos 1922’de emperyalist işgale karşı verilen büyük mücadele, ne   Osmanlı Devleti tarihinde sonun başlangıcı olarak kabul edilecek olan 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi’yle başlar ilk cümlesi. Sessiz sedasız Samsun’a gittiği günü alır başlangıç olarak.

16 Mayıs 1919 tarihinde Gazi Mustafa Kemal, 9 uncu Ordu Müfettişi olarak Samsun’a gitmek için, Bandırma Vapuru ile İstanbul’dan ayrılır. Çetin geçen bir yolculuğun ardından Samsun’da limana yanaşılır ve büyük Önder o limandan Anadolu’ya ilk adımını atar. İşte o ilk adım yeni bir tarihin başlangıcının ayak sesleridir aslında. Anadolu’nun en doğusundan en batısına kadar İstiklal mücadelesi bu adımla başlar.  Bir ülkenin yepyeni başlangıçlara yürüdüğü ilk gün O’nun da doğum günü olur.

Yüz yıl önce bu topraklarda akan kanların, verilen şehitlerin, tarifsiz mücadelenin ayak sesleri ne zihnimizden, ne ruhumuzdan, ne ülkemizden silinmesin asla… Bu topraklar için canını feda etmiş tüm fedakâr insanlarımız ve askerlerimizle birlikte Büyük Önder’imiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e bu topraklarda yaşayan tüm etnik kökenli, farklı din, dil, ve kültürdeki tüm güzel insanlarımızın çok şey borçlu olduğunu ve her bir şehidin üzerimizde hakkı bulunduğunu daima hatırlamalıyız kanımca. Hiç bitmeyen oyunlara şahit olan bu bereketli topraklarda varlığımızı sürdürebilmek adına hayli uyanık, rehavetten uzak, güç birliği içinde yaşamaktan daha önemli ne olabilir?  Tüm dünyanın kurtuluş için verdiği savaşlarla dolu olduğu yıllarda bağımsızlıkla ve devrimlerle sonuçlanmasını sağlayan Büyük Önder’imiz ve milli mücadele ruhuyla yanan güçlü idrak ve irade sahibi halkımız sayesinde kurtuluşa erdik… Tarih tekerrürden ibaretse eğer, tarihi bilmek, neyin doğru neyin yanlış olduğunu görmemiz ve geleceğimizi şekillendirmemiz adına bizlere ve gelecek neslimize büyük katkı sağlayacaktır elbette. Bu kıymetli ülkede birlik ve beraberlik içinde, huzurla ve başarılarla dolu yaşayacağımız Nice Yüz Yıllara…

Yol

GTNM2413

Bu dünyaya gelmiş, sonra göçüp gitmiş, kim bilir kaç ruh kaç beden oldu ya da olacak… Onlar ya ışığa dönerler kalplerini, ya şaşırıp kaybederler yolda kendilerini. Yol bu sonu belirsiz… Tek bildiğimiz dünya fani, yalnız geldik yalnız gidiyoruz…  Nedir bu derdimiz kendimizle, bir arayış ki hiç bitmeyen… İnsan dışarıda aradığı hakikati kendi içine dönmeden bulamıyor. Ya Semazen misali dönmeli el açıp ışığa, ya bırakmalı kendimizi öylece akışa. Zihnimiz sürekli konuşsa bile son sözü Hakikatini arayan Kalbimiz söyler nasılsa… 

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört-G.ORWELL

go.jpg

“Her yerde, yeryüzünün dört bir yöresinde,
birbirlerinin varlığından habersiz, aralarına nefret ve yalan duvarları girmiş, ama yine de birbirinin aynı olan; düşünmeyi hiçbir zaman öğrenmedikleri halde, bir gün dünyayı altüst edebilecek gücü yüreklerinde, içlerinde, kaslarında biriktirmekte olan yüz milyonlarca insan yaşıyordu.”

1984 Londra’sı… Dünyaya hükmeden üç büyük devlet ve bunlardan biri Okyanusya!1950’lerdeki nükleer savaşın ardından dünya üç büyük devlete bölünmüş ve hiç bitmeyen bir savaş başlamıştır. Winston Smith, Okyanusya ülkesinin zafer konutları dairesinde hiç de kolay olmayan şartlarda yaşamaktadır. Son derece baskıcı ve totaliter bir rejimin yönettiği ülke Tele-ekran adı verilen ve Winston gibi tüm halkın yaptıklarını gözetleyen, hayatlarını kontrol eden Büyük Birader’in yönetiminde yaşamaktadır.  Kurallarına uyulmadığında ve bunu belli eden en ufak bir mimik bile fark edildiğinde işler tehlikelidir. Suç, yalnız eylemsel bir hareket olmaktan çıkmış, düşünce suçu  en ağır şekilde cezalandırılır olmuştur.

“Olup bitenlerle ilgili hiçbir kayıt olmayınca, insanın kendi yaşamımın ana çizgileri bile belirsizleşiyordu.”

Farklılıklar ortadan kaldırılmıştır. Herkes vatan aşığı ve topluma faydalı bireyler olarak yetiştirilir.  Bu iş ailelerden başlar. Evler ve sokaklarda asla kapatılamayan tele-ekranlar vardır, haftada bir kaç kez partiye karşı görev gereği toplantılar, panellere katılmak zorunludur.  Ebeveynler evlatlarını severken, rejim onlara uyarılarda bulunur. Çocuklara ailelerine karşı dahi dikkatli olmayı, en ufak hatalarını partiye bildirmeyi öğretir ve  küçük ajanlar yetiştirir. Aşık olmak, her türlü kişisel ilişki yasaktır.  Eşinize asla gerçek anlamda sevgi duyamazsınız. Zaten eşiniz de buna uygun olarak seçilir.

Winston ise, Gerçek Bakanlığı’nın arşiv bölümünde çalışmaktadır.  Bir günlük tutar. Dik oturur, sırtını kameraya döner ve yazar… Kimin dost kimin düşman olduğunu bilemez ama konuşmaya ihtiyacı vardır. O’brien’ı seçer.

“İnsan sevilmekten çok anlaşılmayı istiyordu belki de.”

Hayatını değiştirecek en önemli olay bir gün, etrafında olmasından ürktüğü genç ve güzel bir yoldaşın, eline tutuşturduğu kağıttır. “Seni seviyorum,” yazar kağıtta. Gizlilik içinde buluşurlar  birlikte olur, birlikte isyan ederler. İlişkileri tüm imkansızlıklara rağmen devam eder. Winston’un defteri aldığı eskicinin üzerinde tele-kamera olmayan bir oda vardır. Burayı kiralamaya karar verirler. Burada bulunabildikleri zamanlarda Winston, hem eski tarz bir yaşam sürer, hem Julia’nın hayata bakışını izleyerek geleceğe ve toplumsal olaylara ilgisiz halkın bağnazlığı, gözünde bir anlam kazanır. Bu durumun çok uzun sürmeyeceğini ikisi de bilir.

“Yaptığınız, söylediğiniz ya da düşündüğünüz her şeyi en ince ayrıntısına dek ortaya çıkabilirler ama gönlünüzün derinliğine, işleyişine, sizin bile bilmediğiniz o yere el uzatamazlar.”

Bir gün O’Brien’dan bir işaret gelir; adresini vermiştir. Winston, bir şeylerin değişebileceğini umarak Julia’yla birlikte bir yola çıkar. Ancak bu yolun sonu cezasız kalmaz.

Parti işkenceye aldığı suçluları birkaç aşamadan geçirir ve kararını öyle verir. Bir kimsenin ölürken bile partiye düşman olması söz konusu değildir. Bu nedenle kurşuna dizilecek bir mahkûm bile öncelikle partiye itaat edip, suç işlediğine inanmalı ve öylece cezasını çekmelidir.

“Yelkenleri suya indirerek paçayı kurtaracağını sanıyorsan yanılıyorsun, Winston. Yoldan çıkanlar hiçbir zaman bağışlanmaz. Yaşamana izin versek bile, bizden asla kurtulamazsın. Bu işin sonu yok. Şimdiden bilesin. Seni öyle bir ezeceğiz ki, geri dönüşün olmayacak. Başına öyle işler gelecek ki, bin yıl yaşasan düzelemeyeceksin. Bir daha asla normal bir insanın duyumsadıklarını duyumsayamayacaksın. Yüreğindeki her şey ölmüş olacak. Bundan sonra sevgi nedir, dostluk nedir bilmeyeceksin; ne yaşama sevinci ne gülüp eğlenmek ne merak ne cesaret ne de dürüstlük, hepsinden yoksun kalacaksın. Bomboş bir adam olacaksın. Sıkıp içini boşalttıktan sonra, içine kendimizi dolduracağız.”

Hem Dahi, Hem Deli… SALVADOR DALİ

“Eriyen Saatler”‘i yazmışsın kendince D.E… Sana böyle mi hissettirdim? Dinle o zaman, ben bu hayatta neler hissettim:

11 Mayıs 1904 senesinde İspanya’nın Figureas kentinde doğdum… Evin tek erkek çocuğu;  annesi, teyzesi ve kız kardeşinden sürekli ilgi gören ben, belki biraz şımarık biraz da kaprisliydim…

Resim yeteneğimi keşfeden biricik annem oldu. On yaşındayken bir resim okuluna yazdırmasaydı, yolumu bulmam biraz zaman alabilirdi. Ben şanslıydım; annem keşfetmişti beni… On beş yaşında Belediye Tiyatrosu’nda ilk sergimi açtım. Ancak hiç de iyi olmayan bir şey oldu.  İki sene sonra çok sevdiğim annemi  kanserden kaybedince hayatım anlamsızlaştı. Onu çok özledim D.E, bu kaybedişi kendime yapılan bir aşağılama olarak saydım. Bunun üstesinden gelmenin bir tek yolu vardı, çok ünlü olmalıydım…

On yaşında “İzlenimciler’i” yirmi yaşında “Kübizm”i keşfettim. Rotamı doğruca Paris’e çevirdim.. Güzel Sanatlar Akademisi’nde tanıştığım şair, oyun yazarı Federico Garcia Lorca beni Ortiz’le, Ortiz’de Picasso’yla tanıştırınca onun etkisi sardı tüm tablolarımı. Yıllar sonra Picasso’nun tutkulu akılcılığı, burnundan çıkan ve sonra çevresindeki her şeyi yalayıp yutan bir kaşığa dönüşen beyniyle imgeleyecektim bu hayran olduğum ressamı. Bana göre Picasso güzellikle değil, çirkinlikle ilgileniyordu.

Evet ben şanslıydım. Benim yaşadığım dönem dahiler hayli az çıkıyordu ve bana dahi diyorlardı. Hem dahi, hem deli… İşte onlardan biri bendim. Paris’te sürrealizm tablolar yaptım. Bir yılın sonunda Paris’in gerçeküstücülerin dikkatini çektim. Bir de Gala’nın…

Gala; tüm yapıtlarımda varlığını duyuran, ölüm bizi ayırana dek sürecek olan benim büyük aşkım, Gradiva’m… Yol gösterenim, zaferim, sevgilim… Onunla 1934’te evlendim.  Aynı yıl New York’ta bir sergi açtım. Her sergim bir sansasyon, hepsi birer haberdi…

Kapılar birbiri ardına açılıyordu, Hollywood beni bekliyordu. Marx Kardeşler’le tanışıp onlara bir senaryo yazdım.Sonuçta ben bir dahiydim. Nereye elimi uzatsam mutlaka başarılı oluyordum. 1940’ta 2. Dünya Savaş’ı çıkınca Amerika’da yaşamaya karar verdik Gala’yla.

Sevgili D.E. “Eriyen Saatler” geldi ya aklına, bir de benden dinle. Amerikalılar sürekli saate bakıyorlardı. Her zaman aceleleri vardı ve bu korkunç bir aceleydi… Üstelik saatleri son derece katı, sert, mekanikti. İşte “Eriyen Saatler”  i o duyguyla yaptım, büyük başarı kazandı.

Bu dönem eserlerime eser, servetime servet kattım. Peş peşe tablolar, vitrin ve mücevher tasarımları,  Walt Disney’e çizgi filmler için çizimler yaptım.

Her sabah uyandığımda çok büyük bir mutlulukla uyanıyordum.  Acaba  o gün ne gibi harika işler becerecektim. Sadece dönemin etkisiyle tablolar yapmadım elbette. En büyük aşkım Gala için de çok resim yaptım.

Avrupa’ya 1949’ta döndüğümüzde ömrümüzün geri kalanını burada geçirmeye karar verdik. Sürrealizm yıkıcıydı ben de bunun etkisini tablolarımda sık sık göstermiştim. Ama sanırım sadece vizyonumuza sınırlar koyan prangaları yok ediyordu.

Oysa; 1945’te atom bombasının atılması ruhumun derinliklerinde bir sarsıntı duymama neden oldu. O günden sonra yaptığım birçok resim, o bombanın atıldığını duyduğumda yaşadığım korkunun yansımalarıdır. Artık Mistizm’e geçmiştim. Her olgunun gizli güçlerini ve yasalarını bulmak istiyordum, çünkü onlar üzerinde böyle üstünlük kurabilirdim.

Her şey beni besliyordu ama en çok Gala… Çok sevdiğim karım, menajerim, modelim, ilham perim… 1982’de kaybettim onu. O gidince ben de yaşama isteğimi kaybettim.

Dahilikle delilik arasında gidip geldiği söylenen yaşamımda gerçek şuydu ki; ben sadece geleceği görebilme gücüne sahiptim. Bu özelliğim bana öylesine parlak bir zekâ ve yoğunluk sağladı ki bütün bu yüzyıl boyunca, benden daha yiğit ve hayret verici bir kişilik çıkmadı ortaya. Kısacası bu dünyadan bir Salvador Dali geçti…

 

ERİYEN SAATLER

291800.jpg

Nereden geldi ki bu tablo gece gece aklıma? Demek farkında olmadan takıldı kafam zamana!

Oldukça sıcak ve sakin  görünen, doğayla baş başa bir yerde saatlerin erimesi ne anlama gelmektedir? Bu tablonun diğer ismi “Belleğin Zaferi” ne demektir? Odamın duvarında asılı saatin saniyelerine takılıyor gözlerim. İçine içine çekiyor dönen saniye çubuğu beni. Ne kadar hızlı dönüyor diye düşünüyorum.  Oysa tablodaki saatler yavaş yavaş eriyor… Birazdan iyice eriyip yere düşecek gibi bir izlenim veriyor bana.

Gün boyu beni programlayan saat dursa nereye kaçta yetişeceğimi nereden bileceğim? Gerçek saat oysa, eriyen saatler kimin? Acaba zaman kâh duruyor, kâh akıp gidiyor mu?

Peki zaman yok olup gidiyorsa arkadaki manzaraya neler oluyor? Zaman şehirde hızlı geçiyor, doğada yavaş mı akıyor? Bir yerlere yetişme telaşı zamanı mı hızlandırıyor? Sanırım zaman bizi programlamak isteyenlere inat, zihnimizde kâh hızlanıyor, kâh duruyor.

Bence yazıyla, sanatla, sevgiyle, aşkla, dostlukla, iyilikle geçen saatler yavaş yavaş akıyor… Zaman eriyip gitse de, ebediyet varlığını koruyor… Böylece zamanın yerini artık sonsuzluk alıyor.

Geç oldu sanırım; çok da zorlamaya gerek yok; sonuçta zaman dediğin nedir ki, öyle ya da böyle akıp gidiyor.

GÖBEKLİ TEPE/Şanlıurfa

Etiketler

, , , , , , , ,

Saat gece yarısını çoktan geçmiş, sabahın ilk ışıklarını bekliyor. Bizse; gökyüzünün karanlığında, motor sesinin yoğunluğunda uykuyla uyanıklık arasında, biraz da heyecanla Urfa’ya doğru yolculuk yapıyoruz. Urfa’ya gitmek hiç aklımda yokken Göbekli Tepe çağırıyor sanki beni. Neyse ki aynı duygularla yaşayan bir arkadaşım daha var yanımda da anlıyoruz birbirimizi. Ani bir kararla  beraber yola çıkıyoruz. Ankara’nın doğusuna ikimizde ilk defa gidiyoruz.  Önden çalışmışız dersimizi, tarihin sıfır noktasını merak ediyoruz.

Sabah yedi buçuk. Bizi gezdirmesi için bir seyahat acentasından şoför isteyince, Ali Bey kendine özgü şivesiyle havaalanından karşılıyor bizi.  Urfa’nın yerlisi, beş çocuklu aile babası, güzel insan, iki gün boyunca bize eşlik ediyor. Birçok yer gezdik, farklı farklı zamanlarda anlatırım belki ama sanırım gitme amacım olan  yeri yani Göbekli Tepe’yi daha çok anlatmak istiyorum.

Yola çıkıyoruz. Dümdüz bir yoldan, ovaya bakıp, fıstık ağaçlarıyla tanışıp yaklaşık 50 dakika yolculuk yapıyoruz. Örencik Köyü yakınlarındaki dağlık alan üzerinde üzeri beyaz tenteyle örtülü kazı alanına yaklaşıyoruz. Araçları bir yere kadar alıyorlar. İnip, müze kart alıp giriş yapıyoruz. Oldukça düzenli bir açık hava müzesi haline getirilmiş burası. Kazı alanına servislerle çıkılabilir ama biz beklemeyip yürümek isteyince tabana kuvvet çıkıyoruz tepeyi.  Burası ne su kenarı, ne vadi ya da ovada… Harran Ovası’na tepeden bakan bir yükselti üzerinde. Manzaraya gayet hâkim, enerjisi yüksek bir yerde. Çıktıkça heyecanlanıyorum. Daha önce gittiğim birkaç yerde hissettiğim garip duyguları burada da hissediyorum. Sonunda geliyoruz tepeye. Garip ama etkileyici bir enerji dalgası var sanki tepede. Ramazan ayında gelmenin avantajı sakin dönemine rastlamış olmamız. Yine de gezen gruplar var. Bir de öğrendiğimize göre Birleşmiş Milletler’den bir ekip var.

IMG_5649

Yuvarlak bir alan burası. Aynı uzaklıkta dikili taşlar sanki izleyenleri temsil ediyor. Ortada karşılıklı duran iki uzun T şeklinde dikili taş var. Kimleri, ne için temsil ediyor bu taşlar? Üzerlerindeki hayvan figürleri neden yapılmış? Taşların üzerlerinde kol ve el oyuntuları var, neden hepsi karın bölgesinin üzerinde durmuş? Hiç çıkasım, gidesim gelmiyor bu alandan, hatta içimden aşağıya inmek geliyor. Hani neredeyse; insan görünmez olsa, zamanda yolculuk yapsa, gitse 12.000 yıl öncesine de ne olup bittiğini izlese istiyorum. Sonra tarih derslerini düşünüyorum. Bize neyi ne kadar anlattıklarını, neyi, ne kadar bildiğimizi ya da hâlâ ne çok şeyi bilmediğimizi.

Bugüne kadar okuduğumuz ve insanlığın nereden geldiğini anlatan en eski delillerden biri Sümer tabletleri diye öğretmişlerdi bize. ‘Çivi yazısını bulan ilk kavimdir’, diye kalmış aklımda. Sonradan bugün kullandığımız 60’lık zaman diliminin onlardan geldiğini, güneşin dünya çevresinde döndüğünü keşfedenlerin ilk onlar olduğunu, Pluto adlı küçük gezegeni yine ilk keşfedenin de aynı kavim olduğunu öğrendim. Anlıyorum ki; tarih bize detaylı anlatım yapmıyor hiçbir zaman. Yani okullarda anlatılanlar bizim bilmemiz gereken kadar. Biz de öğretilen kadarını biliyor, kuşaktan kuşağa aktarıyoruz. Dünyayı yönetenler bu keşiflerin öğrenilmesi gerektiği kadarını ortaya çıkarıyor ve anladığım kadarıyla gerisini kendine saklıyor. Saklasa iyi belki de imha ediyor. Neleri öğrenmemizi ve öğretmemizi istiyorlarsa işte o kadarını kısım kısım sunuyorlar bize… Biz de ne gelişmiş, bilgili toplumuz diye böbürleniyoruz…

BUNDAN 12.000 YIL ÖNCESİ…

Görünen o ki; Fırat ve Dicle nehirlerinin arasında kalan bölgede “Bereketli Hilal” denen Mezapotamya’da, Anadolu topraklarında,  insanlar avcı ve toplayıcı yaşam şeklinden yerleşik düzene geçmiş, çiftçi-üretici olmuşlar, bir araya gelip kendi inanç sistemlerini burada Göbekli Tepe’de uygulamışlar. Onlar bize her şeyin tarih kitabında anlatılanlarından çok farklı olduğunu “Uyanış” dönemi dediğimiz bu dönemde keşfedelim diye yeni yeni, biz kazıp çıkardıkça anlatıyor sanki. Bana öyle geliyor ki Göbekli Tepe’nin bu yüz yılda, bu kadar karışık bir coğrafyada, Anadolu’da çıkmış olmasının zamanlaması hiç de tesadüf değil… Hayatta hiçbir şeyin tesadüf olmadığı gibi…

Kaynaklardan yardım alarak şöyle bir göz geçiriyorum bilgilere:

İnsanlık tarihinin çok önemli dönemini kapsadığı söylenen Paleolotik Dönem yani avcı-toplayıcı denen insanlığın ilk ortaya çıktığı dönem sona ermiş, Neolitik Çağ başlamış. Bu dönem insanlar göçebe yaşamdan, yerleşik döneme geçmişler. Bir takım tarım ürünlerini kullanmaya ve üretmeye, hayvanları evcilleştirmeye başlamışlar. İşte M.Ö 3500- M.Ö 2000 li yıllarda yaşamış gelişmiş toplum diye bildiğimiz Sümerlerden çok daha önceki yıllarda M.Ö 10.000 yılında yerleşik düzene geçildiğini gösteriyor Göbekli Tepe. Tabii bu şimdilik öğrendiğimiz kadarıyla böyle… Kazılar ve çalışmalar devam ediyor. Bir kez daha anlıyoruz ki; yerin altı yerin üstünden daha zengin!

Sümerler çok tanrılı inanca sahip bir millet olarak tapınaklarına çok önem vermişler. “Ziggurat” adını verdikleri tapınakları aynı zamanda onlar için sosyal merkez anlamına da gelmiş.   Ancak Göbekli Tepe’de yapılan kazı çalışmalarında inanç olgusunun çok daha önceki yıllara dayandığı, bulunan yerin bir tapınak olabileceği anlaşılmakta.

12.000 yıl öncesinin avcı toplayıcıları bu geçiş döneminde  hayli görkemli bir evre yaşamış olabilirler. Yine kaynaklara göre; Göbekli Tepe’nin etkileyici anıtsal buluntuları  gelişkin sosyal düzenin, organizasyon ve koordinasyon kabiliyetinin ipuçlarını vermekte.

Göbekli Tepe, bir dip kaya üzerine oyularak yerleştirilmiş, ağırlıkları 40 ve 60 ton arasında olduğu tahmin edilen, boyları üç ila altı metre olan “T” şeklinde dikilitaşlardan oluşan, spiral ve oval yapıda düzenlenmiş alanlardan oluşuyor. En büyük iki taşın merkezde yer aldığı yapılarda, taşların hareketli yapıda olabileceğine dair bazı bulgulara rastlanmış. Bu büyük boyutlu taşların, stilize insan heykelleri olduğu düşünülmüş, destekleyici unsurlar olarak, yanlarda yer alan kol ve eller gösterilmiş.

Yaban domuzları, akbaba, tilki, leopar, aslan, örümcek, akrep gibi pek çok hayvanın yer yer belli bir düzen içerisinde yerleştirilmiş olması, bir takım hikâyeler anlatmakta olduğunu gösteriyor. Örneğin, bir yılanı öldüren kuş kabartması ile kafası kopuk insan gövdesi ya da kopmuş kafa taşıyan kuşların tasviri, bu yapıların bir olayı ya da Taş Devri mitlerini anlatıyor olabileceğine dair fikirleri destekler nitelikte. Ayrıca araştırmacılara göre, hayvan heykellerinde ürkütücü unsurların bulunması, bu heykelleri bir tür koruyucu olarak gördüklerine işaret ediyor. Ancak henüz bunların neler olacağına dair bir bilgi yok.

Henüz nasıl bir sıvı kullanıldığı anlaşılamamış olmakla birlikte, ritüeller yapılmışsa eğer kan ya da bir tür içkinin kullanılmış olabileceğine dair tahminler var. Bunu düşündüren en önemli bulgu ise zeminin o zamanın yüksek teknolojisini de anlatan bir yöntemle su geçirmez olacak şekilde kaplanmış olması.

Ne olmuş olmalı ki daha sonra buranın üzeri kapatılmış  ve bir daha açılmamış. Bunun gibi başka kazı alanları da var aynı bölgede ve onlarda da çalışmalar yapılmakta.

img_5652-e1557603481464.jpg

 

Dağın zirvesindeki tek ağaç bu. Henüz altında yatan tarihin kalıntılarına dair kimsenin bir şey bilmediği çok uzun yıllardan beri gelinip, dilek dilenen tek yer. Dilekler dallarında sallanırken, 12.000 yıl öncesinin tapınma yeri de aşağıda sessizce keşfedilmeyi bekliyor olsa gerek. Buranın enerjisi boşuna değilmiş diyesi geliyor insanın. İnsanlar tarihi öğrenmeden, tepenin ilahi boyutunun farkına varmışlar…

IMG_5619

Bu işe ciddi anlamda emek veren  arkeolog Klaus Schmidt’in, Göbekli Tepe Kazısı 2006 Yılı Raporu’na göre Göbekli Tepe kısaca şöyle anlatılmakta:

Bu yapıların ortak özelliği, T biçimindeki 10-12 dikilitaş yuvarlak planda dizilmiş, araları taş duvarla örülmüştür. Bu yapının merkezinde daha yüksek boyda iki dikilitaş karşılıklı olarak yerleştirilmiştir. Bu dikilitaşların çoğu üzerinde insan, el ve kol, çeşitli hayvan ve soyut semboller, kabartılarak veya oyularak betimlenmiştir. Söz konusu motifler yer yer bir süsleme olamayacak kadar yoğun olarak kullanılmıştır. Bu kompozisyonun bir öykü, bir anlatım veya bir mesaj ifade ettiği düşünülmektedir. Hayvan motiflerinde boğa, yaban domuzu, tilki, yılan, yaban ördekleri ve akbaba en sık görülen motiflerdir. Bir yerleşim yeri değil, kült merkezi olarak tanımlanmaktadır. Buradaki kült yapılarının üretime geçiş aşamasına -tarım ve hayvancılığa- yakın olan son avcı grupları tarafından inşa edilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Diğer anlatımla Göbekli Tepe, çevredeki oldukça gelişmiş ve derinlik kazanmış bir inanç sistemine sahip olan avcı-toplayıcı gruplar açısından önemli bir kült merkezidir.

Bu durumda bölgenin en erken kullanımının Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ’ın (PPN, Pre-Pottery Neolithic) A evresine (MÖ 9.600-7.300), yani günümüzden en azından 11.600 yıl öncesine dayandığı ileri sürülmektedir. Bununla birlikte Göbekli Tepe’deki en eski faaliyetleri tarihlendirme olanağı şimdilik yok, fakat bu anıtsal yapılara bakıldığında Paleolitik Çağ’a kadar uzanan, birkaç bin yıl daha eskiye, epipaleolitike kadar giden bir geçmişi olduğu düşünülmektedir. Göbekli Tepe’nin bir kült merkezi olarak kullanımının MÖ 8 bin dolaylarına kadar devam ettiği, ve bu tarihlerden sonra terk edildiği, başka veya benzer amaçlarla kullanılmadığı anlaşılmaktadır.

Bütün bunlar ve kazılarda ortaya çıkarılan anıtsal mimari, Göbekli Tepe’yi eşsiz ve özel yapmaktadır. Bu bağlamda UNESCO tarafından 2011’de Dünya Mirası geçici listesine alındı ve 2018’de kalıcı listeye girdi.

Bütün bu dikilitaşlar, stilize insan heykelleri olarak yorumlanmaktadır. Özellikle D yapısı merkez dikilitaşlarının gövdesinde bulunan insan el ve kol motifleri, bu konudaki her türlü şüpheyi ortadan kaldırmaktadır. Dolayısıyla “dikilitaş” kavramı, işlev belirtmeyen yardımcı bir kavram olarak kullanılmaktadır. Esasen bu “dikilitaş”lar, insan vücudunu üç boyutlu olarak betimleyen stilize tarzda yontulardır.

Bizler çok özel bir ülkede, çok özel topraklarda yaşıyoruz. Böylesine kıymetli bir ülkenin tarih zenginliğine sahip çıkamamak ne büyük acı! Bunu söylüyorum çünkü gezi sırasında birçok yerde saklanıp, sahip çıkılması gereken tarihi mirastan kalıntı diye bir şey kalmadığını gördüm ve çok üzüldüm. Urfa’yla ilgili anlatacak çok şeyim var. Ama hepsi sırayla, malum yazılar çok uzun olduğunda pek de okunmuyor.

Medeniyetin doğudan yükseldiği gerçeğine inat, günümüzde doğunun nasıl karıştırıldığını, neden rahat bırakılmadığını, eğitimli insanlar yerine, kavgalı bir toplum haline nasıl getirildiğini görünce biraz düşünmenin ve geriye doğru araştırmanın, tarihi okumanın yerinde olduğu kanısına varıyorum.  Dünyanın gözü burada. Yine kaynaklara göre;

Almanya’nın haftalık haber dergisi ‘Der Spiegel’  bu konuya 11 sayfa ayırmış. İngiliz yazar David Rohl’ün yayınladığı ‘Efsane’ adlı bestseller kitabı kaynak gösterilerek cennetten kovulan Adem ile Havva’nın da burada yaşadığını yazmış dergi.
Adem ile Havva’nın cennetten atılmasından sonra burada toprağı işlemeye başladığı ve ilk tarımın da burada yapıldığı belirtilmiş.

Bu yılın Göbekli Tepe Yılı olarak takvimlere geçmesi turizmi olumlu yönde arttırmış durumda. Dünya akın akın buraya gelmekte. İyi korunması, hiçbir şeyin çalınmaması çok önemli. Bazı parçaların çalınmış olduğuna dair söylentiler var. Ancak Doğuş Grubu’nun desteğiyle Urfa’da harika bir müze yapılmış. Orjinal parçaların çoğu bu müzede sergilenmekte. Mutlaka gidilip, görülmesi gereken bir yer.

1000950

Ülkemize, kaynaklarımıza, değerlerimize, insanımıza sahip çıkabilmemiz en büyük dileğim.

İSTANBUL’DA LODOS

51852461_660501294407839_6941358281912342751_nİki kıta tek şehirde birleşince sayısız dert, sayısız sevda, sayısız özlem, sayısız geçim sıkıntısı, sayısız iş bir araya geliyor. Sanki bu koca şehir  tüm bunları halledecek kişiyi bekliyor.
Bu sayısız işlerin sayısını bir sayana verelim de ne çok yapacak işimiz varmış görelim deyince ve say say bu sayım günlerce bitmeyince madem öyle sil baştan yeniden sayım yapalım deniyor!  Zorlu bir şehir İstanbul… Havasına, suyuna, taşına, toprağına pek güvenilmez.  Yollar, köprüler dolacak, trafik tıkanıp kalacak kadar insan sokağa aynı anda dökülüverir. İnsanları toplamak istesen de bir bakmışsın herkes bir anda başka yöne gidiverir. İstanbul egzoz gazının ağırlığında, bir o yakadan bir bu yakadan çekiştirilir de çekiştirilir.

Kuzeydoğudan poyrazı yollar yazın sıcaklık hafiflesin diye, güneybatıdan lodosu yollar bu sefer de sıcaklık artsın diye… Bir sağ çakar, bir sol… Baş ağrısı yapar sonra bu koca şehirde esen rüzgâr.

İstanbul’da aniden esen lodos pencereleri açtırır, balkonlarda kuruyan çamaşırlar kâğıt gibi sallanır. Lodos denizcilerin  bir de tatilcilerin korkulu rüyasıdır. Vapurlar çalışmaz, hayat felç olur. Bu yüzden lodos öncesi haber gelince herkes evinde oturmalıdır.

Yine hava döndü sanki. Başım çok ağrıdı bugün oruçtan mı, lodostan mı bilemedim. Yok yok; bir gerginlik, biraz da sıkıntı vardı. Sanırım denizdeki balıkların bile feleği şaştı.   

Öğrendiğime göre, Bizans döneminde lodos estiğinde mahkemeler iptal olurmuş. Osmanlı zamanında da kadılar davalarda karar vermezmiş.  Ani karar almak iyi değildir derler aslında bu  havalarda. Havayı da ihtirasla çok germemek iyi olurdu ama… Sanırım son günlerde kuvvetli esecek olan  lodoslu havalarda sıkı tutmalı tedbiri. Sonra yönünü şaşıran rüzgâr bir sağ bir sol vurursa, başımızın ağrısını geçirmez çarelerin hiçbiri.  

HIDRELLEZ

58468866_332479587433991_62296431615605934_n

“Baharı yaz uğruna tükettik, aşkı naz uğruna ve papatyaları seviyor, sevmiyor uğruna; derken ömrü tükettik bir hiç uğruna…” Sezai Karakoç

İnsanın güzelliğinin, gençliğinin, heyecanının, dorukta olduğu yıllara “Ömrün Baharı”  denir… Burada beden yaşı değildir önemli olan ruh kaç yaşında hissetmektedir? Tabiatta böyledir işte: Baharın gelişiyle bahçeler, kırlar renk renk çiçeklerle bezenir. Her taraf yeşilin tonları olur, tüm canlılar uyuşukluktan kurtulur. Uyanış tüm canlılara neşe ve ümit verir. Ne güzel bir aydır Mayıs ve ne güzel bir mevsimdir bahar… Yaza pek nazlıyım, ben bahara razıyım…

İnanışa göre; Mayıs’ın ilk haftasının 5. ni 6’sına bağlayan gecede sabaha kadar Hızır ve İlyas peygamber darda kalanlara yetişmek için senede bir kere buluşurlar. Her yere  bolluk, bereket, sağlık, iyilik getirir; kötülük ve kıtlığı alıp götürürler…   İkisinin ismi birlikte söylene söylene, yıllar içinde Hıdrellez diye anılır bu özel gece… 

Birçok ritüel vardır yıllar öncesinden gelen, kimi İslamiyet öncesi, kimi İslamiyet’le yenilenen: Evdeki bakliyatların kavanoz kapakları açık bırakılır, güllere kese içinde para ve dilekler asılır, ateş yakılır, sonra üzerinden atlanır, sabahın ilk saatleri evin pencereleri açılır ki bereket girsin… Bunlar yılın bir günü yapılır yapılmasına ama aslında bahar gönüllere ferahlık getirir. Dert, tasa dağılır. Meyveler çiçek açar, toprak yeniden doğar…

İki deniz arası iki karanın koynunda kış boyu uyuyan İstanbul, aşkla karşılar baharı, canlanır, neşelenir. Mor salkımları sarkıtır ağaçlarından, erguvanları serpiştirir. Tenin tene işlemesi gibi, rengarenk serilir tabiat şehrin üzerine bir örtü gibi… İstanbul’un mor, pembe, hercai baharı ele geçirir rüyaları… Tükendi sanılan duygular, ateşin alevinde canlanır. Ateş yanmaya, beden yanmadan atlamaya, ruh tutkuyla meydan okumaya bayılır…

Mayıs ayların gülüdür

Taze bir çiçek dalıdır

İçerim ateş doludur

Mayıs’ta gönlüm delidir.

Sabahattin Ali/ Mayıs şiiri

Tüm dileklerimiz gerçek olsun….

 

 

 

UYANIŞ

gbim3000.jpg

Bazen aklımda bir film sahnesi ya da kitap ismiyle uyanıyorum. Bu eskiden de vardı. Sonra bir dönem hiç olmadı. O zaman çok mutsuz olduğumu hatırlıyorum. Yataktan kalkmakta zorlanan, hiçbir şey yapmak istemeyen, kendini yaşlı bir ruhla yaşamak zorunda hisseden, beden yaşı genç ama ruhu yaşlı bir kadın… Nasıl zorlandığımı hatırlıyorum da… Belki de çok takılmamak lazım geçmişe. Böyle hissetmeseydim, şimdi bunları yazamazdım. Son bir senedir tekrar başlaması iyi bir şey bence.

Bu sabah Benjamin Button’la uyandım. Filminden farklı farklı sahneler geldi gözümün önüne. İlk yaşlı bebek hali, on beşinde ama hâlâ yaşça geçgin hali, sonra gittikçe gençleşmesi, eğitimi, öğrenmesi, aşık olması, hayatı dolu dolu yaşaması, sonra… Orada stop! Sakın motor deme! Filmin sonu gelmesin. Beni ilgilediren kısım bu kadar…

Hızlıca yataktan kalkıp kitapların içinde bir süre aradım, emindim; ‘F.Scott Fitzgerald BenJamin Button’ın Tuhaf Hikâyesi’ bu kitap bende vardı…  Tabii ki buldum… Peki beni ona getiren neydi? Biraz düşününce hatırladım. Dün büyük yeğenimle yaptığım derin sohbet…

Resim yapma yeteneği doğuştan var olan, tamamen kendi tarzında soyut resimler yapan ve her bir rengin, şeklin tabloya yerleştirilmiş sembolün bir anlam ifade ettiği, duygularını bu şekilde yansıtabilen yetenekli yeğenimle uzunca sohbet etme fırsatım oldu. Birbirimize ne yapmak istediğimizi anlattık. Benden birisi dokuz yaş, diğeri onbir yaş küçük, kız kardeşim sayılacak yakınlıkta olan iki güzel yeğenimden büyüğüydü. Her zaman olaylara herkesten farklı bakabilen, görünmeyeni gören, fark edilmeyeni fark eden bir yapısı oldu. Dün sohbet ederken benim kendimle ilgili bir şeyi de fark etmemi sağladı. “Sen,” dedi. “Şimdi gerçekten yaşamaya başlamışsın…”

“Benjamin Button gibi hissediyorum,” dedim. Biraz daha sorgulayınca, ben de anlattıkça anladım ki; ben yazarak, okuyarak, öğrenerek sonra bunları paylaşarak besleniyorum. Eğer durursam hızla yaşlanıp, ölürmüşüm gibi geliyor. Ölümün gelmesinin korkutmadığı ender insanlardan biriyimdir belki de… Ama ben, bedenin ölümünden değil, ruhun ölmesinden korkuyorum; yani  ‘ Yaşarken Ölmekten Korkuyorum,’ aslında. Üzeri toz kaplı, sayfaları açılıp tek kelime yazılmamış, bir kenarda sararmaya bırakılmış, unutulmuş kara kaplı defterlere benzemek istemiyorum…  Sadece okuyup, yazmaya devam edersem o zaman bana sürekli gençleşiyormuşum gibi geliyor.

Sanırım değişim sürecinin içine girdiğimiz bir yüzyıldayız. Uyuyanlar olduğu gibi, uyanık kalmaya çalışanlar, değişime teslim olanlar, algıları açılanlar, zihin perdelerini kaldıranlar, yeteneklerini keşfedenler ve artık bilemiyorum başka neler neler oluyor…  Uyuyanları uyandırmayı denedim ama çoğu güzel rüyalar görüyorlardı uyanmak istemediler! Uyanmak isteyenlerse şu an çeşitli krizlerden geçiyorlar… Ne demişler; ‘Sebat etmeyen, âbâd olamaz…’ Krizler ve sınavlar olacak ki, kıymet bilelim…

Sonuçta; hepimiz yaşama tutunmanın, mutlu olmanın ya da dünyadaki var olma amacımızın ne olduğunu bulmaya çalışıyoruz. Bu yolda bize eşlik eden, güzel kalpler ya bize Şems ya da Eş oluyor… Hepimize verimli, gençlik dolu, güzel uyanışlar diliyorum…